15 Haziran 2008 Pazar

Umut

dünya döndükçe
umut, fakirin ekmeği

ye mehmet ye
ye mehmet ye

Mahkumlar

ekseriya sabaha karşı
kurşuna dizilir mahkumlar

bir sünger taşına döner
anne sütünden yapılan heykel

bari şu trampetler çalmasa
insan gürültüye gitmese

14 Haziran 2008 Cumartesi

Karıma Mektup

bir tanem,
son mektubunda:
"başım sızlıyor
yüreğim sersem!"
diyorsun.

"seni asarlarsa,
seni kaybedersem;"
diyorsun
"yaşayamam!"

yaşarsın karıcığım,
kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgarda;
yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı bacısı
en fazla bir yıl sürer
yirminci asırlılarda
ölüm acısı.

ölüm
bir ipte sallanan bir ölü.
bu ölüme bir türlü
razı olmuyor gönlüm.
fakat
emin ol ki sevgili;
zavallı bir çingenenin
kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli
geçirecekse eğer
ipi boğazıma,
mavi gözlerimde korkuyu görmek için
boşuna bakacaklar
Nazım'a!

ben,
alaca karanlığında son sabahımın
dostlarımı ve seni göreceğim,
ve yalnız
yarı kalmış bir şarkının acısını
toprağa götüreceğim...

karım benim!
iyi yürekli,
altın renkli,
gözleri baldan tatlı arım benim;
ne diye yazdım sana
istendiğini idamımın,
daha dava il adımında
ve bir şalgam gibi koparmıyorlar
kellesini adamın.
haydi bunları boşver.
bunlar uzak bir ihtimal.
paran varsa eğer
bana fanila bir don al,
tuttu bacağımın siyatik ağrısı,
ve unutma ki
daima iyi şeyler düşünmeli
bir mahpusun karısı.

18 Nisan 2008 Cuma

masa da masaymış ha


adam yaşama sevinci içinde
masaya anahtarlarını koydu
bakır kaseye çiçekleri koydu
sütünü yumurtasını koydu
pencereden gelen ışığı koydu
bisiklet sesini çıkrık sesini
ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu
adam masaya
aklında olup bitenleri koydu
ne yapmak istiyordu hayatta
işte onu koydu
kimi seviyordu kimi sevmiyordu
adam masaya onları da koydu
üç kere üç dokuz ederdi
adam koydu masaya dokuzu
pencere yanındaydı gökyüzü yanında
uzandı masaya sonsuzu koydu
bir bira içmek istiyordu kaç gündür
masaya biranın dökülüşünü koydu
uykusunu koydu uyanıklığını koydu
tokluğunu açlığını koydu.

masa da masaymış ha
bana mısın demedi bu kadar yüke
bir iki sallandı durdu
adam ha babam koyuyordu.

14 Nisan 2008 Pazartesi

Ne Kimse

Kimse görmez dağın gördüğünü
Dağ kadar gördüğünü
Kimse susmaz dağ kadar gördüğünü

Kimse duymaz
Dağ olsa dayanmaz dediğini
Kimse saymaz
Kaç mağara yarası
Dağın vicdanında
Bir bir dediğini

Dağ saklanmaz
Düze inmez
Konuşmaz
Zamanın bildiğini

Ne kimse dağ
Ne dağ kimsenin
geçip gittiğini

6 Nisan 2008 Pazar

Sizin İçin

sizin için insan kardeşlerim,
her şey siz için;
gece de sizin için, gündüz de;
gündüz gün ışığı, gece ay ışığı;
ay ışığında yapraklar;
yapraklarda merak;
yapraklarda akıl;
güz ışığında binbir yeşil;
sarılar da sizin için, pembeler de;
tenin avuca değişi,
sıcaklığı
yumuşaklığı
yatıştaki rahatlık
merhabalar sizin için;
sizin için limanda sallanan direkler;
günlerin isimleri,
ayların isimleri,
kayıkların boyaları sizin için;
sizin için postacının ayağı,
testicinin eli;
alınlardan akan ter,
cephelerde harcanan kurşun;
sizin için mezarlar, mezar taşalrı,
hapisaneler, kelepçeler, idam cezaları;
sizin için;
her şey sizin için.

Dalgacı Mahmut

İşim gücüm budur benim
Gökyüzünü boyarım her sabah,
Hepiniz uykudayken.
Uyanır bakarsınız ki mavi.

Deniz yırtılır kimi zaman
Bilmezsiniz kim diker;
Ben dikerim.

Dalga geçerim kimi zaman da,
O da benim vazifem;
Bir baş düşünürüm başımda,
Bir mide düşünürüm midemde,
Bir ayak düşünürüm ayağımda,
Ne haltedeceğimi bilemem.

Yalnızlık Şiiri

Bilmezler yalnız yaşamayanlar,
Nasıl korku verir yalnızlık insana;
İnsan nasıl konuşur kendisiyle;
Nasıl koşar aynalara,
Bir cana hasret,
Bilmezler.

1 Nisan 2008 Salı

mendilimde kan sesleri




her yere yetişilir
hiçbir yere geç kalınmaz ama
çocuğum beni bağışla
Ahmet abi sen de bağışla

boynu bükük duruyorsam eğer
içimden böyle geldiği için değil
ama hiç değil
ah güzel Ahmet abim benim
insan yaşadığı yere benzer
o yerin suyuna o yerin toprağına benzer
suyunda yüzen balığa
toprağını iten çiçeğe benzer
dağlarının tepelerinin dumanlı eğimine
Konya'nın beyaz
Antep'in kırmızı düzlüğüne benzer
göğüne benzer ki gözyaşları mavidir
denizine benzer ki dalgalıdır bakışları
evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına
öylesine benzer ki
ve avlularına
(bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi)
ve sözlerine
(yani bir cep aynası alım satımına belki)
ve bir gün birinin bir adres sormasına benzer
sorarken sorarken üzünçlü bir ev görüntüsü
camcının cam kesmesine dülgerin rende tutmasına
öyle bir sigara yakımına birinin gazoz açmasına
minibüslerine, gecekondularına
hasretine, yalanına benzer
anısı ıssızlıktır
acısı bilincidir
bıçağı göz yaşlarıdır kurumakta olan
gülemiyorsun ya, gülmek
bir halk gülüyorsa gülmektir
ne kadar benziyoruz Türkiye'ye Ahmet abi
bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden

dirseyin iskemleye dayalı
bir zamanlar gökyüzüne dayalı derdim ben
cıgara paketinde yazılar resimler
resimler: cezaevleri
resimler: özlem
resimler: eskiden beri
ve bir kaşın yukarı kalkık
sevmen acale
dostluğun çabuk
bakıyorumda şimdi
o kadeh bir küfür gibi duruyor elinde
ve zaman dediğimiz nedir ki Ahmet abi
biz eskiden seninle
istasyonları dolaşırdık bir bir
o zamanlar Malatya kokardı istasyonlar
Nazilli kokardı
ve yağmurdan ıslandıkça Edirne postası
kıl gibi ince İstanbul yamurunun altında
esmer bir kadın sevmiş gibi olurdun sen
kadının ütülü patiskalardan bir teni
upuzun boynu
kirpikleri
ve sana Ahmet abi
uzaktan uzaktan domates peynir keserdi sanki
sofranı kurardı
elini bir suya koyar gibi kalbinden akana koyardı
cezaevlerine düşsen cıgaranı getirirdi
çocuklar doğururdu
ve o çocukların dünyayı düzeltecek ellerini işlerdi bir dantel gibi
o çocuklar büyüyecek
o çocuklar büyüyecek
o çoçuklar...
bilmezlikten gelme ahmet abi
umudu dürt
umutsuzluğu yatıştır
diyeceğim şu ki
yok olan şeylere de benzerdi o zaman trenler
oysa o kadar kullanışlı ki şimdi
hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse
çocuklar, kadınlar, erkekler
trenler tıklım tıklım
trenler cepheye giden trenler gibi
işçiler
Almanya yolcusu işçiler

kadınlar
kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi
ellerinde bavullar, fileler
kolonyalar, su şişeleri, paketler
onlar ki, hepsi
bir tutsak ağaç bibi yanlış yerlerde büyüyenler
ah güzel Ahmet abim benim
gördün mü bak
dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
ve dağılmış pazar yerlerine memleket
gelmiyor içimizden hüzünlenmek bile
gelse de
öyle sürekli değil
bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
o kadar çabuk
o kadar kısa
işte o kadar

Ahmet abi güzelim bir mendil niye kanar
diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar
mendilimde kan sesleri

31 Mart 2008 Pazartesi

umuş


bütün iyi kitapların sonunda
bütün gündüzlerin, bütün gecelerin sonunda
meltemi senden esen
soluğu sende olan
yeni bir başlangıç vardır

parmağı sürsen elmaya, rengini anlarsın
gözünle görsen elmayı, sesini duyarsın
onu işitsen yuvarlağı sende kalır
her başlangıçta yeni bir anlam vardır

nedensiz bir çocuk ağlaması bile
çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır

ay karanlık

maviye
maviye çalardı gözlerin
yangın mavisine
rüzgarda asi
körsem
senden gayrısına yoksam
bozuksam
can benim, düş benim
ellere nesi
hadi gel
ay karanlık

itten aç
yılandan çıplak
vurgun ve bela
gelip durmuşsam kapına
var mı ki doymazlığım
ille de ille
sevmelerim
sevmelerim gibisi
oturmuş yazıcılar
fermanım yazar
n'olur gel
ay karanlık

dört yanım puşt zulası
dost yüzlü
dost gülücüklü
cıgaramdan yanar
alnım öperler
suskun, hain, çıyansı
dört yanım puşt zulası
dönerim dönerim çıkmaz
en leylim gecede ölesim tutmuş
etme gel
ay karanlık

PİA

ne olur kim olduğunu bilsem pia'nın
ellerini tutsam öpsem
böyle uzak uzak seslenmese
ben bir şehre gittiğim vakit
o başka bir şehre gitmese
otelleri bomboş bulmasam
içlenip buzlu bir kadeh gibi
buğulanap buğulanıp durmasam
ne olur sabaha karşı rıhtımda
çocuklar pia'yı görseler
bana haber salsalar bilsem
içimi büsbütün yıldızlar basar
bir hançer gibi çıkıp giderdim

ben bir şehre geldiğim vakit
o başka bir şehre gitmese
singapur yolunda demeseler
bana bunu yapmasalar yorgunum
üstelik parasızım pasaportsuzum
ne olur sabaha karşı rıhtımda
seslendiğini duysam pia'nın
sırtında yoksul bir yağmurluk
çocuk gözleri büyük büyük
üşümüş ürpermiş soluk
ellerini tutabilsem pia'nın
ölsem eksiksiz ölürdüm

ben sana mecburum

ben sana mecburum bilemezsin
adını mıh gibi aklımda tutuyorum
büyüdükçe büyüyor gözlerin
ben sana mecburum bilemezsin
içimi seninle ısıtıyorum

ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
bu şehir o eski istanbul mudur
karanlıkta bulutlar parçalanıyor
sokak lambaları birden yanıyor
kaldırımlarda yağmur kokusu
ben sana mecburum sen yoksun

sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
insan bir akşam üstü ansızın yorulur
tutsak ustura ağzında yaşamaktan
kimi zaman ellerini kırar tutkusu
birkaç hayat çıkarır yaşamasından
hangi kapıyı çalsa kimi zaman
arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

fatih'te yoksul bir gramafon çalıyor
eski zamanlardan bir cuma çalıyor
durup köşe başında deliksiz dinlesem
sana kullanılmamış bir gök getirsem
haftalar ellerimde ufalanıyor
ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
ben sana mecburum sen yoksun

belki haziran'da mavi benekli çocuksun
ahseni bilmiyor kimseler bilmiyor
bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
belki yeşilköy'de uçağa biniyorsun
bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
belki körsün kırılmışsın telaş içindesin
kötü rüzgar saçlarını götürüyor

ne vakit bir yaşamak düşünsem
bu kurtlar sofrasında belki zor
ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
ne vakit bir yaşamak düşünsem
sus deyim adnıla başlıyorum
içim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
hayır başka türlü olmayacak
ben sana mecburum bilemezsin

jüri

bütün renkler aynı anda kirleniyordu,
birinciliği beyaza verdiler.

30 Mart 2008 Pazar

içerde

haberin var mı taş duvar?
demir kapı, kör pencere,
yastığım, ranzam, zincirim,
uğruna ölümlere gidip geldiğim,
zulamdaki mahzun resim,
haber var mı?
görüşmecim, yeşil soğan göndermiş,
karanfil kokuyor cıgaram
dağlarına bahar gelmiş memleketimin...

akşam erken iner mahpushaneye

akşam erken iner mahpushaneye.
ejderha olsan kar etmez
ne kavgada ustalığın
ne de çatal yürek civan oluşun
kar etmez inceden içine dolan
alıp götüren hasrete

akşam erken iner mahpushaneye.
iner, yedi kol demiri,
yedi kapıya.
birden ağlamaklı olur bahçe
karşıda duvar dibinde.
üç dal gece sefası,
üç kök hercai menekşe

aynı korkunç sevdadadır
göte bulut dalda kaysı.
başlar koymaya hapislik.
karanlık can sıkıntısı...
kürdün gelinini söyler maltada biri
bense volta'dayım ranza dibinde
ve hep olmayacak şeyler kurarım
gülünç, acemi, çocuksu...

vurulsam kaybolsam derim,
çırılçıplak, bir kavgada.
erkekçe olsun isterim,
dostluk da, düşmanlık da.
hiçbiri olmaz halbuki.
geçer süngüler namluya.
başlar gece devriyesi jandarmaların...

hırsla çakarım kibriti...
ilk nefeste yarılanır cıgaram,
bir duman alırım, dolu,
bir duman, kendimi öldüresiye.
biliyorum, " sen de mi?" diyeceksin,
ama akşam erken iniyor mahpushaneye.
ve dışarda deli kanlı bir bahar,
seviyorum seni,
çıldırasıya...